Bir ulusun yaşamıyla, yükselişiyle, çöküşüyle doğrudan doğruya ilgili olan konu, o ulusun ekonomisidir.
Yazımıza yüce kurtarıcımız Atatürk’ün sözleriyle başlayalım.
"Bir ulusun yaşamıyla, yükselişiyle, çöküşüyle doğrudan doğruya ilgili olan konu, o ulusun ekonomisidir. Tarihinde, yaşanan deneylerin de ortaya koyduğu bu gerçek, bizim ulusal yaşamımızda ve ulusal tarihimizde de tam olarak ortaya çıkmıştır. Gerçekten de Türk tarihi incelenecek olursa, bütün yükseliş ve çöküşlerin nedenlerinin bir ekonomi konusundan başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler, ya da yenilgiler, batışlar ve yıkımlar, bunların tümü, ortaya çıktıkları dönemlerdeki ekonomik koşullarımızla ilgilidirler.
Yeni Türkiye’mizi kendisine yaraşır düzeye çıkarabilmek için, ne yapıp edip, ekonomimize birinci sırada önem vermek zorundayız. Çünkü çağımız bütünüyle bir ekonomi çağından başka bir şey değildir.
Bir ulusun yaşamının, varsıllığın, zenginliğin ve mutluluğunun dayanakları olan ekonomiyle ilgilenememiş olması, ilginç bir durumdur.”01
“Siyasal askeri başarılar, ne denli büyük olursa olsunlar, ekonomik başarılarla taçlandırılmazlarsa, sürekli yaşayamaz az zamanda sönerler. Bu nedenle en güçlü parlak zaferimizin sağladığı ve sağlayabileceği yararlı sonuçlar alabilmemiz için, ekonomik egemenliğimizin sağlanması, güçlendirip geliştirilmesi gerekir.
Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel, kesinlikle ekonomidir. Ekonomi savaşı sürüyor. Ama bunu da kesinlikle kazanacağız.”02 diyordu.
İşte bu anlayışla ve kararlılıkla Lozan’da barış masasında bağımsızlık ve egemenlik savaşımı verilmişti ve bu savaşımda da galip gelinmişti. Bu denli kendinden emin ve kararlı bir söylem ile Türk milletine gereken en önemli tespitini ve hedefini belirlemiştir.
Devletin iktisadi yapısını belirlemek ve yön vermek için yapılması gereken İzmir iktisat kongresini gerçekleştirmiştir. Bu kongre sonucunda, “Bu halka Huzurlu, mutlu ve güven içinde yaşayacağı bir düzen getirilmeliyiz”03 der.
Çünkü o biliyordu ki Sosyolojik anlamda ümmetten Millete geçişi aşamasında; toplumun sosyal, kültürel, siyaseten gelişmesiyle birlikte, eğitim, öğretim, sağlık ve kültürel gelişiminin yanında Aile bütünlüğü yapısıyla Millet olmak için çalışmalara başlanması gerekiyordu. Ancak Bunların temel alt yapısı ekonomik yapıyla gerçekleştirilirken, ULUS DEVLET kapsamında Milletin her ferdinin; Milli hasıladan eşit istifade edecek biçimde, EŞİT yaşam alanında özgür, huzurlu, mutlu ve güven içinde, insan kişiliğine yakışır biçimde bulunduğu süre içerisinde BARIŞ ve KARDEŞLİK duygularından başka nasıl bir duygu gelişebilirdi ki?
İşte böylesi bir planlı karma ekonomik yapıyla, Halkına huzurlu, mutlu, güven içinde ve birlikte beraber yaşam alanı oluştururken, Toplumun EŞİTLİK, KARDEŞLİK, ÖZGÜRLÜK ve BARIŞ içinde yaşadıkları YURDUN SAHİBİ YAPMIŞTIR.
Uygulanan ekonomik yapıyla, Milli hasıladan fertlere eşit değilse bile eşite yakın bir pay düşecek biçimde şekillenmesini, Kendisinin ihdas ettiği, KARMA EKONOMİK YAPI ile, Planlı bir kalkınma yoluyla 1927 -1938 arasında gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
1927-1935 yılları arasında Dünya ekonomi buhranı sonrası kalkınmış olarak Çıkan Türkiye’yi ziyarete gelen İngiliz siyaset bilimcisi kişiyi kabulünde; Paşaya “Efendim, görüyoruz ki farklı etnik yapıda olan halklardan bir ulus oluştururken Yurt içinde BARIŞI GERÇEKLEŞTİRDİNİZ. Dünyadaki Barışı nasıl gerçekleştireceksiniz” sorusuna ;
“Eğer sizin devlet adamlarınız EMPERYALİST duygulardan vazgeçerek kendi öz kaynaklarınız ile yaşamak çabasında olursanız, DÜNYADAKİ BARIŞI ve kardeşliği de hep birlikte gerçekleştiririz “ der.
Sorumsuz ve KEMALİZMDEN uzak siyasetçiler eşitliği ve barışı kanunlar, temennilerle, dileklerle gerçekleştirmeye çalışırlarken “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” Söylemi Büyük kurtarıcı tarafından maddi temel ve yönetim biçimi üzerine yerli yerine oturtulmuştur. Bu anlamda KEMALİZM bilimsel ve evrensel bir ideolojidir.
Türk milletinin KEMALİZME sahip çıkması adına:
Okuyuculara saygılarımı sunarım.